Skip to main content

A. Giriş

Küresel iklim değişikliği, hızlı ve plansız kentleşme, banliyölerin ranta açılması ve şehre göçün günden güne artması çevre sağlığını çeşitli açılardan etkilemiştir. Bu etkileşim sonucu su havzaları daralmış, içme ve kullanma sularında azalmalar meydana gelmiştir. Küresel anlamda su rezervlerinin stratejik öneminin yanı sıra insan yaşamı ve onuru açısından değeri hayli yüksektir. Ayrıca temel hak ve özgürlükler bakımından, bireylerin su ihtiyaçlarının asgari düzeyde de olsa karşılanmasının idari hizmetler açısından zorunlu olduğu açıktır. Bu kapsamda, eylem planları oluşturulmakta, su havzaları ile su kaynaklarını korumak ve efektif kullanmak için projeler geliştirilmektedir. Bu yazımızda, su havzaları ile içme ve kullanma sularının korunması kapsamında alınmış olan tedbirler değerlendirilecektir. Ayrıca bu tedbirlerin kişilerin, mülkiyet hakkında oluşturduğu sınırlandırmalar, doğurduğu zararlar ve bu zararlara karşı tazmin yöntemleri üzerinde durulacaktır.

İmar planlarının iptali, yapılaşma sorunları, mutlak koruma alanlarında kalan araziler ile evlerin kamulaştırılması ve yıkılması, koruma alanlarındaki mevcut yapıların korunması, kaçak yapıların yıkımı, koruma alanı kararı alınmadan evvel zilyetliğin elde tutulması ile sağlanan kazanımlar ile bu kazanımların tescilleri hususları bu alanda ortaya çıkan en temel sorunlardır. Yazımızda, taşınmazı koruma kuşaklarında kalanların karşılaşabilecekleri benzer kısıtlamalar ve sonucunda doğacak zararların tazmin yolları hakkında yol gösterici bilgiler verilecektir.

B. Su Havzaları ve Koruma Kuşaklarının Tanımı 

Su havzaları, 30224 sayılı 28.10.2017 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan İçme – Kullanma Sularının Korunmasına Dair Yönetmeliğin 4. maddesinde tanımlanmıştır. Bu tanıma göre su havzaları içme – kullanma suyu temin edilen veya edilmesi planlanan yer üstü ve yer altı suyu kaynaklarının, tabii su toplama alanlarıdır. Yönetmelikte, niteliklerine göre su havzaları koruma planları ve bu doğrultuda da koruma kuşakları tanımlanmıştır.

Yer Üstü ve Yer Altı Sularının Korunması Esasları

a. Yer Üstü Sularının Korunması

Yer üstü suları, içme ve kullanma suyu olması planlanan ve bu amaçla yapılan proje çalışmalarının yatırım programına alınması veya bu suları kullanacak idare ile Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü arasında yapılacak protokol ile korunmaya başlanacaktır. Bu koruma İçme – Kullanma Sularının Korunmasına Dair Yönetmelik ile belirlenen esaslar çerçevesinde gerçekleştirilecektir.

Yer üstü sularının korunması kapsamında sınıflanan havzalar:

a.1. Tabii Göl, Baraj Gölü ve Göletlere Matuf Koruma Alanları

Yönetmelikte, içme ve kullanma suyu olarak belirlenen veya belirlenmesi planlanan tabii göl, baraj gölü ve göletlere dair koruma alanları tespit edilmiştir. İlgili maddelerde bu alanlara dair düzenlemeler ve hukuki kısıtlamalar getirilmiştir. Buna göre;

      1. Mutlak Koruma Alanı

Mutlak koruma alanı; içme-kullanma suyu temin edilen veya edilmesi planlanan tabii göl, baraj gölü ve göletlerin, maksimum su seviyesinden itibaren yatayda 300 metre genişliğindeki kara alanıdır.

      1. Kısa Mesafeli Koruma Alanı

Kısa mesafeli koruma alanı; içme-kullanma suyu temin edilen veya edilmesi planlanan tabii göl, baraj gölü ve göletlerin, mutlak koruma alanı sınırından itibaren yatayda 700 metre genişliğindeki kara alanıdır.

      1. Orta Mesafeli Koruma Alanı

Orta mesafeli koruma alanı; içme-kullanma suyu temin edilen veya edilmesi planlanan tabii göl, baraj gölü ve göletlerin, kısa mesafeli koruma alanı sınırından itibaren yatayda 1000 metre genişliğindeki kara alanıdır.

      1. Uzun Mesafeli Koruma Alanı

Uzun mesafeli koruma alanı; içme-kullanma suyu temin edilen veya edilmesi planlanan tabii göl, baraj gölü ve göletlerin mutlak, kısa ve orta mesafeli koruma alanlarının dışında kalan içme-kullanma suyu havzasının bütünüdür.

*Bu grafik 30224 sayılı 28.10.2017 tarihli İçme – Kullanma Sularının Korunmasına Dair Yönetmelikteki kuşaklara göre hazırlanmıştır.¹

a.2. Dere, Çay, Nehirlere İlişkin Koruma Alanları

Yönetmeliğin 13. maddesi gereğince, içme ve kullanma suyu temin edilen veya edilmesi planlanan dere, çay ve nehirlerin korunması maksadıyla içme ve kullanma suyu alma yapısının merkez alınması suretiyle yarıçapı 300 metre genişliğindeki memba tarafındaki bölge koruma alanı kabul edilir. Bu alanların idare tarafından kamulaştırılması gerekmektedir.

İçme – kullanma suyu kaynağı olarak belirlenmemiş alanlar hakkında esaslar Yer Üstü Su Kalitesi Yönetmeliğinde belirlenmiştir.

b. Yer Altı Sularının Korunması

Yer altı suları, İçme-kullanma suyu temin edilen veya edilmesi planlanan yer altı suyu kütlelerinin kalite durumu 28257 sayılı 27.04.2012 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan Yer Altı Sularının Kirlenmeye ve Bozulmaya Karşı Korunması Hakkında Yönetmelikle belirlenen esaslara göre değerlendirilir. Bu değerlendirme yapılırken, İnsani Tüketim Amaçlı Sular Hakkında Yönetmelik eklerinde yer alan parametre listesi ve standartları dikkate alınır. 

Yönetmeliğin 13. maddesine göre, içme ve kullanma suyu olarak yer altı suyu temin edilen kaynak, kaptaj, pınar, kuyu, galeri ve benzeri yapılar koruma alanları kapsamında değerlendirilir. Bu alanlara ilişkin belirlemeler DSİ Genel Müdürlüğünce gerçekleştirilir ve koruma envanteri oluşturulur. Her beş yılda bir koruma envanteri ve haritası güncellenir.

İçme suyu temini yapılan kuyu, pınar, kaynak, kaptaj, tünel, galeri ve benzerleri için mutlak koruma alanı oluşturulur.  Bu koruma alanı, suyun alındığı noktayı korumaya yönelik en az elli metre yarıçapındaki bir alanı ifade eder. Söz konusu alanın yarıçapı yerel şartlar dikkate alınarak DSİ tarafından yüz metreye kadar genişletilebilir. Oluşturulan koruma alanı içme suyunu kullanan idare tarafından kamulaştırılarak emniyete alınır. Ayrıca tapu kaydına mutlak koruma alanı olduğu işlenerek Bakanlığa bildirilir. Bu alanda hiçbir faaliyete izin verilmez. Bu koruma tedbirini uygulayabilmek için bu alanın çevresi, suyu kullanan idare tarafından dikenli tel ile çevrilir.

Yıllık ortalama debisi 50 l/sn ve üzerinde olan yer altı suları için mutlak koruma alanına ek olarak birinci ve ikinci derece koruma alanları da ilan edilir. Gerekli görülen hallerde 50 l/s debinin altında olan yer altı suları için de mutlak koruma alanına ek birinci ve ikinci derece koruma alanları ilan edilebilir.

C. Su Havzaları ve Koruma Kuşakları ve Yer altı Suları Hakkındaki Hukuki Kısıtlamalar 

Konunun özünün anlaşılması maksadıyla, bu başlık altında alınan hukuki tedbirlerin yalnızca bir bölümüne değinilecektir.

  1. Su Havzaları ve Koruma Kuşakları Hakkında Hukuki Kısıtlamalar 

Koruma alanları üzerindeki hukuki kısıtlamaların ortak özelliklerinden ilki, yönetmelik çerçevesinde kalan alanların, idare tarafından kamulaştırılmasıdır. Ayrıca Yönetmeliğin 9. maddesi ile mutlak koruma alanları da dahil olmak üzere Hazineye ait su havzaları arazilerinin satılması yasaklanmıştır.

Su havzaları koruma kuşakları içerisinde kalan mevcut yapılar Yönetmelik ile korunmuştur. Ancak bu yapılar bulundukları koruma alanları kapsamında çeşitli sınırlamalara tabii tutulmaktadır. Mevcut yapıların kanalizasyon sistemleri başta olmak üzere, yapı inşaatında değişiklikler, bakım ve onarım gibi hususlar sıkı şartlara bağlanmış ve yoğun bir denetime tabii tutulmuştur. Ayrıca 9. maddede, Yönetmelik yürürlüğe girdikten sonra, mutlak koruma alanları da dahil olmak üzere havzalara yönelik imar planlarının revize edilmesi gerektiği düzenlenmiştir. Revize imar planlarında yapılaşmamış kısımlara ilişkin imar izinleri iptal edilecektir.

Su havzaları yanı sıra, koruma alanı olarak belirlenen yer altı sularında da benzer kısıtlamalar getirilmiştir. Mutlak koruma alanı dışında ayrıca birinci derece koruma alanlarında da yapılaşmaya izin verilmez. Bu bölgelerde sadece doğal şartlarda parçalanabilir tarım ilaçlarının kullanılması şart koşulmuştur. Yapılan ilaçlamaların ve gübrelemenin denetimleri Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığınca yapılmaktadır. Denetimlerde aykırılıklar tespit edildiğinde taşınmaz maliklerinin idari yaptırımlar ile karşı karşıya kalmaktadır.

Görülmektedir ki, içme ve kullanma sularının korunması kapsamında, birçok taşınmaz, imar kapsamı dışına çıkarılmıştır. Ayrıca bu taşınmazların tarım ve hayvancılık gibi amaçlarla kullanımlarına da kısıtlamalar getirilmiştir. Tüm bu düzenlemelerle getirilen kısıtlamalar mülkiyet hakkının özüne dokunmakta ve çok sayıda hukuki ihtilafa yol açmaktadır. Bu ihtilaflar sonucu verilmiş birçok yargı kararı bulunmaktadır.

Hukuki Uygulama:

Örneğin, Baraj koruma alanı bölgesinde kalan bir arazide kesintisiz olarak zilyetliğini sürdüren hak sahipleri, Kanunun tanıdığı imkânlar aracılığıyla mülkiyetin tescili için dava açmışlardır. Davacılar, 1975 yılından beri kullandıkları ve kesintisiz bir şekilde zilyetliğini bulundurdukları taşınmazın, Medeni Kanunun 713. maddesi ile düzenlenmiş “Olağanüstü Zamanaşımı” kapsamındaki koşulların oluştuğu iddiası ile kendi adlarına tescilini talep etmişlerdir. Yerel Mahkeme, söz konusu alanın bir kısmının baraj mutlak koruma alanı bir kısmının ise baraj kısa mesafeli koruma alanı içerisinde kaldığı gerekçesiyle bu talebi reddetmiştir. Yargıtay, barajın hangi tarihlerde yapıldığı, taşınmazın kısmen veya tamamen hangi tarihte koruma altına alındığı, çekişmeli alanda imar çalışmasının yapılıp yapılmadığı, yapıldı ise alanın imar planı içerisinde olup olmadığı, imar kesinleşme tarihi ve idarece ecrimisil tutanağı düzenlenip düzenlenmediği, kamuya alanın tahsis edilip edilmediği hususlarının incelenmediğini tespit ederek eksik inceleme nedeniyle kararı bozmuştur. (Yargıtay 20. HD. 2017/7751 E. 2020/497 K. T.06.02.2020)

Somut vakada ele alındığı üzere, su havzası kapsamında kalan taşınmazın kazandırıcı zamanaşımı ile tescili talebi için, taşınmaz üzerinde tam olarak hangi tarihten itibaren zilyetliğin başladığının belirlenmesi ve Kadastro Kanunun 14. ile 17. maddeleri kapsamında inceleme yapılması gerekmektedir.

  1. Yer Altı Suları Hakkında Hukuki Kısıtlamalar

Taraflar arasında su kullanımı hakkında uyuşmazlık çıkan somut bir vakada, Yargıtay 14. HD. 2015/10097 E. 2018/2840 K. sayılı kararı ile aşağıdaki ilkeleri ortaya koymuştur:

    • 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 756. maddesine göre; kaynaklar arazinin bütünleyici parçası olup, bunların mülkiyeti ancak kaynadıkları arazinin mülkiyeti ile birlikte kazanılabilir. Gerçek kaynağın suyu bir akiferden gelir. Su çıkışı bir noktadan veya bir alandan olabilir. Bu alana kaynak alanı denir. Kaynak, yer altı suyunun doğal olarak yeryüzüne çıkması halidir.
    • Kaynak suyu kendiliğinden kaynadığı arazinin hudutlarını aşacak debide ise ya da malikinin ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra fazlası varsa genel su kabul edilir. Bu durumda komşular bu sudan yararlanabilir. Uygulamada kaynak; “yer altı suyunun üst düzeyinin yer yüzeyini kestiği yer” olarak tanımlanmaktadır. Yer altı suyu doğal yoldan yeryüzüne çıkmamış, drenaj v.s. yollarla çıkarılmış ise, kaynak olarak değil, drenaj veya kuyu gibi isimlerle anılır. Bu şekilde insan eliyle çıkarılan sular da, yer altı suyu olarak kabul edilir.
    • Yer altı suları, kamu yararına ait sulardandır. Arza malik olmak, onun altındaki yer altı sularına da malik olmak sonucunu doğurmaz. (TMK. Md. 756/3).²

Bununla birlikte somut olayda, tarafların kadim haklarının olup olmadığı, suların en az olduğu dönemde su debisinde incelemesi yapılması gerektiği, tarafların içme suyu ve sulama ihtiyaçlarının kapsamının ve tüm su kaynaklarının belirlenmesi suretiyle su rejimi ve düzeneğine karar verileceğine hükmedilmiştir.

Özetle, özel su tapulu taşınmazdan çıkan ve sadece o taşınmazın ve malikinin kişisel ihtiyacını karşılamaya yeterli olan sudur. Özel sular üzerinde malik, istediği gibi tasarruf etme yetkisine sahip olduğundan irtifak hakkı tesisi de mümkündür. Ancak kaynaktan kamuya ait bir akarsu oluşturacak kadar bol çıkması halinde kaynak artık özel mülkiyete konu olamaz. Yer altı suyundan suni yollarla çıkartılan sulardan yararlanma usulü de genel su kapsamında kabul edilir.

Hukuki Uygulama:

Yargıtay kararları ile yer altı sularının mülkiyet kapsamında kullanımının sınırları belirlenmiştir. Bir örnek vermemiz gerekirse; Yargıtay 14. HD. 2016/4874 E. 2019/494 K. sayılı kararında, her ne kadar Türk Medeni Kanununun 718. maddesi ile arazi üzerindeki mülkiyet hakkının kullanılmasında yarar olduğu ölçüde üstündeki hava ve altındaki arzı kapsadığı belirlenmişse de, Türk Medeni Kanunun 756/2’de sözü edilen kaynakların yer altı sularından farklı olduğu tespit edilmiştir. “Kaynak, kökeni yeraltı suyu olan tabi ve sürekli olarak yeryüzüne çıkan özel mülkiyete girecek nitelikte özel bir su olup, suni bir şekilde veya ara sıra yeryüzüne çıkan su kaynak niteliğini kazanmaz (Gürsoy/Eren/Cansel, Türk Eşya Hukuku, … 1978, s.618). Ayrıca, kaynaktan çıkan suyun yararı kamuya ait bir akarsu oluşturacak kadar bol çıkması halinde kaynak artık özel mülkiyete konu olamaz. Yine, yeraltı suyundan sondaj gibi suni yollarla çıkartılan sulardan yararlanma usulü de 167 sayılı Yeraltı Suları Kanunu’na tabidir.

Başka bir ifadeyle kaynak suyu kendiliğinden kaynadığı arazinin hudutlarını aşacak debide ise ya da malikinin ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra fazlası varsa genel su kabul edilir ve komşular da yararlanabilir. Bunun yanında kaynak suyu tapulu olmayan araziden (örneğin mera, orman vb) çıkıyorsa suyun debisine bakılmaksızın genel sudur. Bu sudan ise kadim ve öncelik hakkı ihlal edilmemek suretiyle herkes ihtiyacı oranında yararlanabilir.” Denilmek suretiyle genel suların mülkiyet hakkı kapsamı dışında olduğu ve bu sularda irtifak hakkının tanınmayacağı karar ile ayrıca vurgulanmıştır. Yargıtay bu incelemesinde, maliklerinin mülkiyet hakkı kapsamında bu sulardan yararlanabilmesinin mümkün olup olmadığını ancak suyun doğal akışına bırakılarak olağan debisinin incelenmesi suretiyle tespit edilebileceğine karar vermiştir.

D. Hukuki Kısıtlamalar Nedeniyle Oluşan Zararların Tazmini Yöntemi ile Uygulamadan Örnekler

İçme – kullanma suları olarak tespit edilen su havzaları ve koruma alanları çevresindeki taşınmaz ve yapı maliklerinin alınan tedbirlere karşı çeşitli başvuru yolları mevcuttur.

Su havzaları ve çevresindeki koruma alanları bakımından getirilen kısıtlamalar nedeniyle, uygulamada karşılaşılan temel uyuşmazlıklar mülkiyet hakkı alanında ortaya çıkmaktadır. Bunlar çoğunlukla kamulaştırma işleminden doğan uyuşmazlıklar ile mülkiyet hakkının kullanımının kısıtlanmasıyla ortaya çıkan fiili veya hukuki el atma durumlarıdır.

Tüm bu uyuşmazlıkların çözümü açısından göz önüne alınması gereken temel norm Anayasanın “Mülkiyet Hakkı” başlıklı 35. maddesidir. Buna göre “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz. 

Anayasa Mahkemesi ve Danıştayın somut olaylarda konuyu nasıl değerlendirdiklerini göstermek açısından örnek kararlar incelenmiştir.

  1. Danıştay Kararları

Danıştay 6. Dairesi 2015/10086 E. 2016/1018 K. ve 08.03.2016 tarihli kararında, Sazlıdere Baraj Gölünü besleyen Türkköşe Deresi koruma alanında kalan taşınmazın durumunu incelemiştir. Kararda; mevzuat hükümleri açısından “havzanın mutlak koruma alanı” ile “dere koruma bandının” farklı kavramlar olduğu ortaya konmuştur. Bununla birlikte davacıya ait taşınmaz Sazlıdere Mutlak Koruma havzasında bulunmuyor olsa da bu havzayı besleyen Türkköşe Deresinin dere koruma bandı içerisinde bulunuyorsa, mülkiyet hakkının kullanımının hukuken kısıtlanmış olacağı hususu tespit edilmiştir. Bu kısıtlama söz konusu olursa, taşınmazdan başka türlü kullanma ve yararlanma imkânının kalmayacağı, İdarenin hukuken kısıtlı durumda olan bu taşınmazı kamulaştırmakla yükümlülüğü olacağı tespit edilmiştir. Ancak Mahkeme kısıtlamanın olup olmadığının belirlenmesi için öncelikle taşınmazın Türkköşe Deresi dere bandı içerisinde kalıp kalmadığının tespiti gerektiğine hükmetmiştir.

Danıştay, öncelikle taşınmazın koruma alanı içerisinde kalıp kalmadığının, taşınmazın üzerinde kamulaştırma şerhinin bulunup bulunmadığının, şerh var ise bu şerhe uygun işlemin tesis edilip edilmediğinin, adli yargıda kamulaştırma bedeli ile ilgili bir bedel tespiti ve tescili davası olup olmadığının tespit edilerek kamulaştırılması gereken koruma alanlarında kalan taşınmazların tazminat davaları hakkında karar verilmesi gerektiği hususunu ilke edinmiştir. (Emsal: Danıştay 6. Dairesi 2015/3826 E. 2016/1020 K. ve 08.03.2016 tarihli karar)

  1. Anayasa Mahkemesi Kararları

Malikin mülkünü kullanma, mülkün semerelerinden yararlanma ve mülkü üzerinde tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin sınırlanması mülkiyet hakkına müdahale teşkil eder (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, B. No: 2014/1546, 2/2/2017, § 53). Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan malların korunması amacıyla mülkiyet hakkına müdahale edilmesi meşru olmakla birlikte bu kamusal külfetin tamamının mülk sahiplerine yüklenemeyeceği ve kanun koyucunun buna uygun çözüm yolları bulması gerekeceği açıktır (AYM, E.2009/31, K.2011/77, 12/5/2011). Kamu yararı amacı ile başvurucunun mülkiyet hakkı arasında olması gereken adil denge, başvurucuya tazminat ödenmesi veya başvurucunun zararının başka yollarla telafi edilmesi şartıyla sağlanabilir (Hüseyin Akbulut ve Yusuf Akbulut, B. No: 2014/7643, 6/4/2017, § 32). Bu anlamda idarenin bahsi geçen eylemlerine karşı, taşınmaz malikleri uhdelerinde doğan zararların tazminini mülkiyet hakkı kapsamında talep edebileceklerdir.

Anayasa Mahkemesi Muharrem Karabulut Başvurusu (2017/28126), ile ayrıntılı bir şekilde zarar tazmininin şartlarını incelemiştir. Başvurucu, maliki olduğu taşınmazların Büyükçekmece Barajı kısa mesafeli koruma kuşağında kalması nedeniyle tasarruf yetkisinin kısıtlandığını belirtmiştir. Başvurucu, yasal mevzuat nedeniyle taşınmazların emsali parseller gibi kullanılamaması nedeniyle açtığı tazminat davasının haksız olarak reddedildiğini belirtmiştir. Başvurucu mutlak koruma alanında bulunan taşınmazlarla kısa mesafeli koruma alanında bulunan taşınmazlar arasında farklı uygulama yapıldığını iddia etmiştir. Sonuç olarak bu gerekçelerle ayrımcılık yasağı ve mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

Başvuru incelemesi neticesinde, Anayasa Mahkemesi, taşınmazların yalnızca tarım yapılarak kullanılabilmesine yönelik kısıtlamanın kamu gücü tasarrufu çerçevesinde gerçekleştirildiğini, bu anlamda mülkiyet hakkına müdahale teşkil ettiğini belirlemiştir.

Anayasa Mahkemesi, bir müdahalenin ihlal olup olmadığının tespiti için üç koşulun incelenmesi gerektiğini kabul etmiştir. Bu ölçütler aşağıdaki gibidir:

    1. Kanunilik: 

    Müdahalenin kanuna dayalı olması, müdahaleye ilişkin yeterince ulaşılabilir, belirli ve öngörülebilir kanun hükümlerinin bulunmasını gerektirmektedir (Türkiye İş Bankası A.Ş. [GK], B. No: 2014/6192, 12/11/2014, § 44; Ford Motor Company, B. No: 2014/13518, 26/10/2017, § 49; Necmiye Çiftçi ve diğerleri, B. No: 2013/1301, 30/12/2014, § 55).

    1. Meşru Amaç:

    Anayasa’nın 13. ve 35. maddeleri uyarınca mülkiyet hakkı ancak kamu yararı amacıyla sınırlandırılabilmektedir.

    1. Ölçülülük:

    Hukuk devletinde hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması istisnai bir yetki olduğundan bu yetki ancak durumun gerektirdiği ölçüde kullanılması koşuluyla haklı bir temele oturabilir. Ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır.

    • Elverişlilik öngörülen müdahalenin ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını, 
    • Gereklilik ulaşılmak istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu olmasını yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını,
    • Orantılılık ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir (AYM, E.2011/111, K.2012/56, 11/4/2012; E.2014/176, K.2015/53, 27/5/2015; E.2016/13, K.2016/127, 22/6/2016; Mehmet Akdoğan ve diğerleri, § 38).

Somut vakada, Anayasa Mahkemesi bu üç kriter üzerinden inceleme yapmıştır. Bu incelemeye göre, kısıtlamaların Kanun ve Yönetmelik çerçevesinde gerçekleştirildiği, bu hükümlerin, belirli, öngörülebilir ve ulaşılabilir olması nedeniyle, müdahalenin kanuni dayanağının mevcut bulunduğunu belirtmiştir. Temiz suya erişimin sürdürülmesinin yaşam için hayati önemi olduğu, bu nedenle su havzalarının kirlenmesinin önlenmesi için bir kısım tedbirlerin alınması ve yasakların getirilmesi sonucu oluşan müdahalenin meşru bir amacının bulunduğunu tespit etmiştir. Ancak Mahkeme devamında yaptığı incelemede, kamusal külfetin tamamının mülk sahibine yükletilemeyeceğini belirterek bu anlamda ölçülülük ilkesine aykırı davranıldığı sonucuna ulaşmıştır.

Anayasa Mahkemesi, incelemesinin devamında, 63. ve 64. paragraflarda şu esasları ortaya koymuştur:

“Dolayısıyla kullanma ve yararlanma hakkına yönelik olarak bir kısım yasal kısıtlamaya maruz kalan ancak tamamen de kullanılamaz nitelikte bulunmayan taşınmazların kamulaştırılması veya bedelinin tamamına hükmedilmesi gerektiğinden söz edilemez. Lakin başvurucunun mülkiyet hakkının kamu yararı amacı çerçevesinde kısıtlandığı ve bu kısıtlamaların bir zarara yol açtığı da açıktır. Bu hâlde başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin orantılı olduğundan yani adil dengenin sağlandığından söz edilebilmesi için meydana gelen zararın en uygun giderim vasıtasıyla ortadan kaldırılması gerekir. Somut olayda kısıtlılık nedeniyle ortaya çıkan zarar başvurucuya tazminat ödenerek karşılanabilecektir. Bu kapsamda kamu yararı ile bireylerin mülkiyet hakkının korunması arasında adil bir dengenin kurulabilmesi bakımından taşınmazlarda kısıtlılık nedeniyle meydana gelen zararı karşılayacak düzeyde tazminatın belirlenmesi ve başvurucunun zararının giderilmesi gerekir.

Taşınmazları için getirilen kısıtlamalara rağmen başvurucuya hiçbir tazminat ödenmemesi müdahalenin içerdiği kamu yararı amacı ile karşılaştırıldığında bütün külfetin başvurucuya yüklenmesine yol açmıştır. Dolayısıyla mülkiyet hakkına yapılan müdahale başvurucuya aşırı bir külfet yüklemekte olup başvurucunun mülkiyet hakkının korunması ile kamunun yararı arasında olması gereken adil denge başvurucu aleyhine bozulmuştur.”

E. Koruma Bölgelerinin Mülkiyet Hakkı Kapsamında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları Işığında İncelenmesi

  1. Barcza and Others Kararı:

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Barcza and Others Başvurusu (B. Numarası: 56811/10) ile Macaristan aleyhine yapılan bu başvuruda, İdarenin aldığı tedbirlerin mülkiyet hakkını nasıl sınırlandırdığını incelemiştir. Buna göre, İdarenin aldığı karar neticesinde, Başvuruculara ait arazilerin de içerisinde yer aldığı bölgede koruma bölgesi kurulmuştur. Alınan kararla su koruma bölgesi içerisindeki arazi sahiplerinin, su kalitesini tehlikeye atabilecek herhangi bir faaliyetten kaçınmaları gerekli kılınmıştır. Bunun yanı sıra su rezervinin amacına hizmet etmeyen herhangi bir tesis inşası da yasaklanmıştır. Ayrıca, su rezervi bakımı için gerekli herhangi bir iş için, arazi maliklerinin mülklerinin kullanılmasına izin vermesi de zorunlu kılınmıştır.

Başvurucular, bu süreçte İdareden arazilerinin kamulaştırılmasını veya arazilerin satışa sunulması için teklif verilmesini talep etmiştir. Sonuç alamayan başvurucular, kararın alınmasını takip eden dokuz sene içerisinde arazilerinin kamulaştırılmaması ve aynı zamanda tam ve gerektiği gibi mülklerinden yararlanamamaları nedeniyle hukuki sürece başvurmuştur.

AİHM, bu incelemesinde mülk kullanımında getirilen kısıtlamaların ve inşaat yasağının mülkiyet hakkının etkin bir biçimde kullanılmasında önemli ölçüde azalmaya neden olduğunu tespit etmiştir. İnceleme neticesinde Mahkeme, kamulaştırma kararının verilmemesi neticesinde maddi tazminatın ödenmediğini tespit etmiş ve uzun süreler boyunca, kamulaştırma kararının verilmemesi sebebiyle mülkiyet hakkının güvencesiz bir durumda olduğunu kabul etmiştir.

Mahkeme, toplumun genel çıkarları ile bireyin temel haklarının korunması hususunda adil bir dengenin sağlanıp sağlanmadığını incelemiştir. Tapu siciline koruma bölgesi ilanına dair kararın tescil edilmiş olması, İdari makamların, kamulaştırma prosedürünü sonlandırılması gerektiğine dair Yerel Mahkeme kararına dahi uymaması, kamulaştırmaya yönelik ek sürelerin getirilmesi, uzun süreler boyunca arazilerin akıbetinin belirsiz bir şekilde bırakılması, arazi sahiplerinin mülklerini adil bir fiyatla satmayı veya tazminat karşılığında kamulaştırılmasını beklemesi, tedbir süresinin belirsiz olması, tedbir süresince maliki oldukları araziler üzerindeki kısıtlamalar nedeniyle uygulanan tedbirlerin mülkiyet hakkına etkileri arasında denge bulunmadığını tespit ederek başvurucuların mülkiyet hakkının ihlal edildiğine hükmetmiştir.

  1. Kutlu and Others Kararı:

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kutlu and Others Başvurusu (B. Numarası: 65914/01) ile kamulaştırılmış taşınmaz hakkında da benzer bir inceleme yapmış ve genel kamu yararı ile mülkün çekişmesiz bir şekilde kullanılması gerektiğini, başvurucu aleyhine adil dengeyi bozacak şekilde bireysel ve aşırı bir yük getirilmemesi gerektiğini ortaya koymuştur.

F. Sonuç 

Küresel ısınma ve çevresel kirlenmelerin artması neticesinde temiz suya erişimin kamu adına önemi açıktır. İdarenin kamu yararı açısından bu konuda çeşitli tedbirler alabileceği hususu da kabul edilmektedir. Bununla birlikte alınan tedbirlerin neticeleri tek taraflı bir külfet olarak su havzaları çevresinde yer alan taşınmaz maliklerine yükletilmemelidir. Getirilen kısıtlamalar neticesinde mülkiyet hakkının öngördüğü imkanları kullanamayan malikler, her zaman İdareden, kısıtlamalar nedeniyle uğradığı zararın tazminini talep edebilir.

NOTLAR

¹ FAKIOĞLU/KARPUZCU/ÖZTÜRK, “İstanbul’da Su Havzalarını Koruma Faaliyetleri”, Havza Planlama ve Yönetimi Sempozyumu, Aralık 2017, Bursa, Online Erişim Adresi: http://www.skb.gov.tr/wp-content/uploads/2017/12/PROF.DR_.IZZET-OZTURK.pdf (E.T.: 06.04.2020)

² 743 sayılı Türk Medeni Kanununun 679. Maddesi, 6098 sayılı Türk Medeni Kanununun 756. maddesini 138 sayılı ve 23.11.1960 tarihli Kanunun 1. maddesi ile değişikliğe uğramadan evvel kısmen karşılamaktaydı. 6098 sayılı Türk Medeni Kanununun 756. maddesinin 3. fıkrasını karşılayan hüküm bu değişiklik ile getirilmiştir. Metnin orijinal hali aşağıdaki gibidir:

“Kaynak, arzın mütemmim bir cüzü olup mülkiyeti, kaynadıkları toprağın mülkiyeti ile beraber iktisap olunur. Başkasının arzındaki kaynaklardan istifade irtifak hakkı olarak tapu siciline kayıt ile tesis olunur. Yer altındaki sular kaynaklar gibidir.”

KAYNAKLAR

FAKIOĞLU/KARPUZCU/ÖZTÜRK, “İstanbul’da Su Havzalarını Koruma Faaliyetleri”, Havza Planlama ve Yönetimi Sempozyumu, Aralık 2017, Bursa, Online Erişim Adresi: http://www.skb.gov.tr/wp-content/uploads/2017/12/PROF.DR_.IZZET-OZTURK.pdf (E.T.: 06.04.2020)

Yargıtay Karar Arama, Yargıtay, https://karararama.yargitay.gov.tr/YargitayBilgiBankasiIstemciWeb/ (E.T.: 06.04.2020 – 09.04.2020)

T.C. Anayasa Mahkemesi Kararlar Bilgi Bankası, T.C. Anayasa Mahkemesi, https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2017/28126 (E.T.: 08.04.2020)

ARSLANOĞLU Mehmet, Su Kaynaklarından İktisadi Amaçlı Yararlanmanın Hukuki Rejimi, On İki Levha Yayıncılık, İstanbul, 2020